Arap Alevileri (Nusayriler)
Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle Anadolu Aleviliğinin
kolları
olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır.
Arap Aleviler, ülkemizde yaşayan en büyük azınlıklardan biri durumundadırlar. Ülkemiz sınırları
içerisinde ulus olma özelliği göstermezler ve bu yönde de bir çaba görülmez. Büyük ölçüde düzene entegre olmuşlardır.
Sayıları net olarak bilinmemektedir. Büyük çoğunluğu Hatay’da yaşamaktadır. Hatay’ın
Samandağ ve merkez ilçesi Antakya ile İskenderun’un kıyı şeridinde toplanmışlardır.
Hatay dışında Tarsus, Adana ve Mersin’e de yerleşmişlerdir. Suriye’de yaşayanlar
da bu ülkede azınlık durumundadırlar.
Arap Alevileri “Nusayri” adıyla tanımlanırlar. Çukurova bölgesinde “Fellah”
da denilir. Ayrıca bazı yerlerde “Arap uşağı” denmektedir. Bazı kaynaklarda
ise “Alawi” olarak adlandırılmışlardır. Hatay’da yaşayanlar “Fellah”
tanımlamasını başkalarının kendilerini kötülemek için kullandığını düşünürler
ve bu şekilde anılmayı kabul etmezler.
Sunni inançtan bazı kesimler egemen sınıfların halklar arasında düşmanlık yaratmak için
başvurduğu çarpık ve yalan propagandalarının etkisinde kalarak Nusayri’lere karşı
önyargılı davranıp kötüleyici ve aşağılayıcı tavırlar içine girebilmektedir.
Bunun en son örneğini Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan oligarşinin Suriye’ye
karşı savaş naraları attığı sırada “Nusayrilik sapık bir Alevi akımıdır”
diyerek gösterdi. Bu çarpık yaklaşımın kökeni bir kaynakta şöyle açıklanmaktadır: “İbn
Teymiye’nin, 7-13. asırda Nusayrileri sapıklıkla suçlaması, Sunnilerin Nusayrilere büyük kin duymalarına
ve onlara düşman olmalarına sebep olmuştur.”
Yaratılmak istenen bu düşmanlığa, gördükleri büyük baskı ve zulümlere rağmen Nusayriler tarih
boyunca bir çok halkla iç içe birlikte kardeşçe yaşamışlardır.
Kullandıkları Dil
Arap Alevilerin ana dilleri olan Arapça’yı günlük konuşmalarında
halen yaygın olarak kullanırlar. Özellikle Hatay’da yaşayan Arap Aleviler, kendi aralarındaki ilişkilerinde
Arapça konuşmaktadırlar. Ancak son dönemlerde ana dilden uzaklaşma da görülmektedir. Aileler çocuklarına
önce Türkçe’yi öğretmekte, Türkçe konuşmayı özendirmektedirler. Halkın bu yönelimini asimilasyon
politikasından ayrı görmemek gerekir. Özellikle çocuklar üzerindeki bu baskılanmaya rağmen, Arapça’nın
öğrenilmesinin ve günlük yaşamda yaygın olarak kullanılmasının önüne geçilememiştir. Ancak
çok az bir kesim dışındakiler Arapça okuma ve yazmayı bilmez. Bilenler de ya dini inançları gereği
Kuran okumak için ya da özel bir ilgi nedeniyle öğrenmişlerdir.
Hatay dışındaki Mersin, Tarsus ve Adana’da yaşayan Alevilerin konuştuğu Arapça bozulmuştur.
Türkçe ile karıştığı görülmektedir.
Nusayrilerin Tarihi
Bazı kaynaklarda Arap Alevilerin yani Nusayrilerin, islamın farklı
bir yorumu olarak 9. yüzyılda ortaya çıktıkları belirtilmektedir. Adlarını, ilk liderleri
olan Muhammet ibn Nusayr’den almışlardır. Bundan yüzyıl sonra Nusayri inancını
geliştiren Hüseyin ibn Haden olmuştur.
Selçuklu döneminde Antakya’yı ele geçirdikleri, ancak daha sonra Fransızların bölgeyi işgal etmesiyle,
bir süre onların hakimiyeti altında yaşadıkları söylenmektedir. Tarihleri boyunca da Haçlılar,
İsmaÓliler, Moğollar ve Osmanlılar gibi başka halkların hakimiyeti altında yaşamışlardır.
Yavuz Sultan Selim’in Suriye’yi almasıyla Osmanlı’nın hakimiyetine giren Nusayriler bu dönemde
en yoğun baskıyı görmüş ve soykırıma uğramışlardır. Tarihe ilişkin
bilgilerde Haleb’de 40 bin Nusayri’nin katledildiği belirtilmektedir. Şafi mezhebine girmek istemeyen
Nusayriler, şeyhleriyle birlikte kılıçtan geçirilirler. Ardından bölgeye 50 bin Türk yerleştirilir.
Osmanlı devletinin katliam ve soykırım uyguladığı dönemde varlıklarını, hıristiyanların
onları saklayıp korumasıyla sürdürebildikleri belirtilmektedir.
1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Nusayriler, yeniden Fransızların hakimiyeti
altına girerler. 1939’a kadar otonom bir yapılanma içinde yaşarlar. Bir kısmı Suriye
topraklarında kalır. Bu otonom yapılanmanın toprak bütünlüğü Türkiye ile Fransa tarafından korunacaktır.
Hatay Cumhuriyeti adını alan yapılanma içişlerinde bağımsız, dış işlerinde
ise Suriye’ye bağlıdır. Yapılan seçimlerde 9 Alevi Arap’ın yanısıra, 22
Türk, 5 Ermeni, 22 Sünni Arap ve 2 Ortodoks Rum Hatay Cumhuriyeti Meclisine milletvekili seçilir. Ancak
1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla otonomiye son verilir. Burada yaşayan
Nusayriler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayılır ve azınlık hakkı da tanınmaz. Bundan
sonra da tüm farklı milliyetten halklar gibi asimilasyon politikalarıyla Türkleştirilmeye çalışılırlar.
Sosyal Yaşam,
Gelenek ve Görenekler
Arap Alevilerin yazılı bir tarihi olmamıştır.
Sürekli yasaklı, baskı altında olduklarından böyle bir şansları da olmamıştır.
Gelenek ve görenekler kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere kadar getirilmiştir.
Nusayriler tarihleri boyunca hep başkalarının egemenliği altında, gördükleri baskı ve zulüm
nedeniyle gizlenerek, saklanarak yaşamışlardır. Dini inançlarını, gelenek, göreneklerini ve
kimliklerini gizlemişlerdir. Bu nedenle “Gizlilik” ve “Sır”ın yaşamlarında
önemli bir yeri vardır. Gizlilik bugün eskisi kadar yaygın olmasa da hala sürmektedir. Yakın zamana kadar hemen
tüm ailelerin çocuklarına ilk öğrettikleri şeylerden biri kimseye Arap Alevi olduklarını söylememeleridir.
Dini ibadetler gizlilik içinde yapılır. Kendi dışlarında kimsenin görmemesine, duymamasına
özel önem verirler. Son dönemde kısmen değişiklik görülse de başka milliyetlerden ve inançlardan halklarla
kız alınıp verilmez. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Arap Alevilerde dışa kapalı
bir yaşam tarzı vardır.
Arap Alevilerin dışa kapalı olması diğer halklarla birarada yaşamasına engel olmamıştır.
Geçmişten bu yana Hatay bölgesindeki Hırıstiyan, Musevi, Süryani, Sünni, Ermeni, Türk, Kürt, Çerkes, Rum, Yahudi
çeşitli milliyet ve inançlardan halklarla hep birarada yaşamışlardır. Bu halklar arasında hiç
bir zaman düşmanlıklar, kavgalar olmamıştır. Yine, Adana, Mersin ve Tarsus’ta yaşayan
Arap Aleviler Türklerle, Kürtlerle, Sunnilerle komşuluk yapmakta, onlarla iç içe yaşamaktadır.
Arap Alevilerin içe kapanık yapısı son yıllarda değişikliğe uğramaya başlamıştır.
Emperyalizmin halklarımıza dayattığı yoz-kozmopolit kültür Arap Alevilerde de etkisini göstermekte,
gelenek, görenek ve yaşam tarzında da bir bozulmaya yolaçmaktadır. Toplumsal dayanışma, paylaşım,
yerini giderek bencilliğe, herşeyin maddiyat olarak görülmesine bırakmaktadır.
Arap Aleviler, geçimlerini geçmişten bugüne kadar esas olarak topraktan sağlamışlardır. Çiftçilik
en yaygın meslektir. Hatta bazı bölgelerde “Fellah” denmesinin nedeni de budur. Bu kelimenin Arapçada
birçok karşılığı vardır. “Azab” yani köle olarak da, ekin biçen çiftçi olarak da
ifade edilir. Bugün de Arap Alevilerin azımsanmayacak bir kesimi hala çiftçilik yapmaktadır. Hatay’ın
sınır bölgesinde olması nedeniyle Ortadoğu halkları özellikle de Suriye’dekilerle yakın
ilişkileri vardır. Bir kısmı Suudi Arabistan başta olmak üzere Libya, Ürdün, Kuveyt ve Suriye’de
çalışmaktadır. Suriye’de öğrenim gören gençler de bulunmaktadır. Avrupa’ya daha çok da
Almanya’ya gitmiş olanları da vardır. Bunun yanında otobüs ve kamyon taşımacılığı
da çok yaygındır ve çoğu Ortadoğu ülkelerinde iş yapmaktadır.
Aile çocuğuna ilk önce onurlu, namuslu, dürüst ve adaletli olmasını, insanlara haksızlık etmemesini
öğretir. Arap alevi halkında erkek çocuğun önemli bir yeri vardır. İlk doğacak erkek çocuk için
adaklar adanır. Doğduğunda kurbanlar kesilir. Bazen saçının tümü veya ele gelecek kadar bir tutamı
7 yaşına kadar kesilmez. 7 yaşında saçın kesilmesinde dini tören yapılır, kurban kesilir.
Geçmişte daha çok dini inançlarından kaynaklanan nedenlerle kadınları çok değersiz görme
vardır. Ataerkil toplum yapısı, kadınların aşağılanmasını ve bunun din aracılığıyla
resmileştirilmesini sağlamıştır. Her ataerkil toplumda olduğu gibi geçmişin bu izi hala
sürse de bugün bu durum Nusayrilerin yaşamında çok fazla kendini hissettirmemektedir. Kadınlar aile ve toplum
içerisinde eskisine göre belli bir saygınlık kazanmıştır.
Dini İnanç
Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle
Anadolu Aleviliğinin kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır.
Alevilerde tek başına ve toplu olmak üzere iki şekilde namaz kılma vardır. Tek başına
namaz (Arapçada Sela anlamındadır) kılma sadece belli dua ve sürelerin okunması şeklindedir. İş
yapılırken de, yürürken de yapılabilir. Önemli olan hiç kimseye hissettirmemektir. Toplu namaz ise, bayramlarda,
özel günlerde, adaklarda vb. kılınır.
Erkekler ancak belli bir yaşa geldikten sonra namaz kılabilirler. Namazı öğrenme yaşı genelde
13-18 yaş arasıdır. Kadınlar ise namaz kılmazlar. Toplu namaza giremezler. Sadece belli dualar okurlar.
Kadınların okuduğu duaya “Şükür Duası” anlamına gelen “Savvar-ıl
Hamd” denir.
Nusayri’ler toplu namazlarda başlamadan önce bağhur veya buhur denilen bir tütsüyü elden ele dolaştırırlar.
Namazın bir yerinde de önceden hazırlanmış üzüm suyu önce şeyhe ardından tüm cemaate ikram edilir.
Namaz bittikten sonra kesilen kurban etinden hazırlanmış yemekler yenir. Namaza katılanlara evlerine giderken
kurban etinden birer parça verilir. Buna “hıssi” (pay) denir. Arap Alevileri genelde kurban etini çiğ
dağıtmazlar. Kurban eti, bulgur veya pirinç pilavı, haşlama ve “hirısi” denilen
bir çorba şeklinde dağıtılır. (Hirisi buğday ile et kaynatılarak yapılır)
Arap Alevilerin takvimi miladi takvime göre 14 Temmuz’da, Arapça’da “Temmuz ul Evvel”
denilen bir bayram günü kutlanır. Bu günde işe gidilmez. Daha çok piknik yapılır, eğlenilir, türbeler
ziyaret edilir. Aynı şekilde, diğer dini bayram günlerinde de kadınlar ev işi yapmazlar, özellikle
dikiş dikmezler. Ğid-il Ğadir denilen en büyük bayram gününde kadınlar da erkekler de hiç bir iş
yapmazlar. İşyerleri kapatılır, tarlaya gidilmez. İş günah olarak kabul edilir. Çalışılırsa
başa bir iş geleceği, kaza yapılacağına inanılır.
Arap Alevi halkının yaşamında kutsal olarak görülen ziyaret (Türbe) yerlerinin önemli bir yeri
vardır. Buraları ziyaret etmek, hacca gitmekle eşdeğerde görülür. Bu ziyaretlere adaklar adanır,
tütsüler yakılır. Arap Alevi halkının yaşadığı yerlerde mutlaka bir kaç ziyaret vardır.
Bu ziyaretlerin en önemlisi ve değer verilenlerden biri “Hıdır Peygamber Ziyareti”dir. Eli
dara düşenlere yardım ettiğine, hastaları iyileştirdiğine, yoksulun yanında olduğuna
inanılan Hıdır Peygamber için her yıl Ağustos veya Eylül aylarında bayram yapılır.
Bu bayram Arap Alevi halkı için önemlidir. Arapçada “Hesint-il Ğıdır” denir. Bayramda
işbölümü yapılır ve bu işleri yürütmek için bir anlamıyla komite diyebileceğimiz belli insanlar
seçilir. Bu komite insanları görevlendirip, her aileden veya evden toplanacak eşyaların (kap-kacak, odun, un,
para, kurbanlık, pirinç, buğday vb.) toplanmasını sağlar. Alınan eşyalar zorla değil,
gönüllülük temelindedir. Toplananlar daha önce tesbit edilen bir eve getirilir. Ğid’de yapılacak yemekler
için hazırlıklar yapılır.
Cenazeler
Arap Alevileri de diğer halklar gibi, cenazelerinde büyük önem verirler. Ölünün ardından
ağıtlar yakılır. Eğer ölen, genç kadın ve bekarsa eline kına yakılır. Erkek ve
bekar ise, düğünü yapılır gibi davul zurna çalınır. Eğer ölen insan yaşlı biri ise,
çocukları-torunları diğer akrabaları gelir elini öper. Onu son yolculuğuna uğurlarlar.
Tüm defin işlemleri evde veya kutsal kabul edilen bir ziyaret (Türbe) yerinde yapılır. Cenaze olan evde
Eğlence olabilecek her şeyden kaçınılır. 7 gün televiziyon izlenmes sarki dinlenmez gibi...
7 gün boyunca yemeği, komşular, akrabalar, cenazesi olanlara hissettirmeden kendi aralarında yapar ve getirirler.
Bu 7 gün boyunca hergün sabah mezar ziyareti yapılır. Yedinci gün ise kurban kesilir. Arapça’da “Sübuğ”
denilen bu günde mevlüt okutulur, sela (namaz) yapılır. Ölünün 40’ında, bayramlarda ve ölüm yıldönümlerinde
de mezar ziyareti yapılır. 40’ında ve ölüm yıldönümlerinde çeşitli yiyecekler dağıtılır.
Düğünler
Arap Aleviler Gecmiste dışarıdan kız alıp vermezlerdi.
Tercihleri kendi içlerinden, yani yine Arap Alevilerden olurdu. Geçmişte böyle bir gelenek olmasına rağmen,
uzun bir süredir kalkmisdir.
Evlenme bir kaç aşamadan geçilerek olur. Söz kesme, nişanlılık ve evlilik... Nişanlılık
genelde bir-bir buçuk yıl sürer. Ama 4-5 yıl gibi daha uzun da olabilir.
Nişanlılık döneminde erkek nişanlısına özellikle bayramlarda, özel günlerde hediyeler (çeyizlik
eşya, altın vb.) götürür. Ayrıca para verir. Gelin adayı bu hediyeler ve parayla çeyizini tamamlar. Ev
eşyalarının bir kısmını erkek, bir kısmını kız tamamlar. Nişanlılıkta
anlaşmazlık çıkar ve ayrılma olursa, kız tarafı erkekten aldığı hediyeleri ve
parayı iade eder.
Düğünler geçmişte 3 veya 7 gün sürerdi. Bugün genel olarak iki gün sürmektedir. Düğünden bir hafta önce
“imam nikahı” kıyılır. İmam nikahını Şeyh kıyar. Gelin ve
damat nikah kıyılırken orada bulunmazlar. Her iki tarafın ailesinden birer temsilcisi gider.
Düğün töreninden bir gün önce gelin çeyizini yeni evine taşırken akrabaları ve tanıdıklarını
çağırır. Davul zurna çalınır, oyunlar oynanır. Gelen misafirler gelinin çeyizini seyrederler
ve taşınmasına yardım ederler. Arapça’da bu “çıkartma” anlamında “Tıtliğa”
olarak tanımlanır.
Kına gecesi kızın evinde veya belirlediği yerde yapılır. Genelde yemeklidir. Oyunlar oynanır,
halaylar çekilir. Belli bir saatte gelin ve damat orta yere oturtulur. Sırayla önce gelinin avuç içlerine, ardından
damadın serçe parmağına kına yakılır. Kına yakılırken duadan sonra bir veya birkaç
kişi tarafından Arapça “Mıvvel” denilen uzun hava çekilir.
Ertesi gün düğün töreni yapılır. Yaygın olarak görülen geleneğe göre, gelinin annesi düğüne
gelmez. Düğünde “kuşak merasimi” yapılır. Gelinin bekar erkek kardeşi veya yakın
akrabası gelinin beline kırmızı kuşak bağlar. Kuşak düğün bitene kadar gelinin belinde
kalır.
Düğünün sonlarına doğru Arapça’da “Şaboş” denilen “Katkı Töreni”
yapılır. Bu törende evlenen çiftlere verilen hediyeler, (genellikle altın olur) ve paralar yüksek sesle duyurulur.
Bu tören, dayanışma amaçlıdır.